Benim Dünyam

Atlantis

24/11/2009 · Kategori: atlantis

 ATALANTIS ya da ATALANTICA olarak da yazılır,sulara gömüldüğü söylenen efsanevi ada.Atlantis efsanesine ilk kez Platon Timaio adlıdiyaloğunda değinir ve Atlantis konusundaki bilgilere kaynak olarak da Solon'u gösterir.Solon'un bu bilgileri,Mısırlı rahiplerin 9 bin yıllık tarihsel belgelerine dayanarak aktardığını da belirten Platon,Atlantis'in Herakles Sütunları'nın ötesinde (yani Cebelitarık Boğazının batısında), Küçük Asya ile Libya ülkesinden daha büyük bir ada olduğunu da söyler.Platon bu yapıtında Atlantis ordularının bütün Batı Avrupa ve Libya ülkesini ezip geçtiğini,ama Atinalıların gösterdiği direnç karşısında gerilemek zorunda kaldığını ve şiddetli bir deprem sonunda da Atlantis adsının bir gece içinde sulara gömüldüğünü anlatır.Platon'a göre bu olay İÖ 9600'de olmuştur.

  Kritas adl diyaloğunda Platon,Atlantis ile ilgili daha başka ayrıntılar da verir;burayı bir yeryüzü cenneti olarak betimler.İdeal bir demokrasi ile yönetilen bu adanın krallarından autokhton (yerel kahraman) olarak söz eder.Babaları Poseidon,anneleriyse topraktan gelmiş insanlardan Euenor'un kızı Kleito'dur.Ada doğal ve yapay surlar,güzel konutlar ve yollarla donanmış zengin maden yataklarıyla refaha ulaşmıştır.Halkın uygarlık düzeyi çok yüksektir.Ama giderek yozlaşan ahlak ve siyasal yaşam Tanrı Zeus'u kızdırır.Sonuçta Atlantis,Zeus'un hışmına uğrayıp sulara gömülerek batar.
  Atlantis öyküsünün gerçek olup olmadığı ya da öyküdeki gerçek payının ne olduğu bilinmez.Antik yazarlardan bazıları,örneğin Aristoteles,bu öyküyü tümüyle Platon'un düşgücünün ürünü olarak görmüş,bazısı ise inançla gerçekliğini savunmuştur.
  Efsane ortaçağda Yunanlılardan Arap coğrafyacılara,onlardan da Avrupalı yazarlara geçmiştir.Bunların çoğu efsanenin doğruluğuna inanmışlar,bu inançla da Atlas Okyanusunda küçük düşsel adalar ve bu adalar üstüne öyküler yaratmışlardır.
  Atlantis efsanesi ilk kez Rönesans'ta akılcı bir biçimde açıklanmaya çalışılmıştır.Bu arada Atlantis'in Tarihöncesi'nde Avrupa ile Amerika arasında uzanan bir kara köprüsü oluşturduğunu ileri sürenler,İskandinavya'nın Amerika'nın ,Kanarya Adalarının,Güney İspanya'daki Tartessos kentinin Atlantis olduğunu savunanlar çıkmıştır.
  17 ve 18.yüzyıllarda da efsanenin gerçekliği konusunda tartışmalar sürmüş,Montaigne,Buffon ve Voltaire gibi yazarlar bile bu efsaneye inanmışlardır.
  20.yüzyıldaysa Atlantis efsanesinin Girit Adasındaki Minos uygarlığının önde gelen merkezlerinden biri olan ve İÖ 1470'te lavların altında kalarak ortadan silinen antik Tera (bugün Santorini) kentinin yok oluşuna ilişkin halk öykülerinden kaynaklandığını söyleyenler vardır.
  Bu efsanenin etkisiyle bazı edebi yapıtlar da yazılmıştır.Francis Bacon'ın Nova Atlantis (1627;Yeni Atlantis),Rudbeck'in Jacinto Verdaguer'in eller Manheim (1679-1702;Atlantis ya da Manheim),L'Atlantida (1876,yb 1934),G Hauptmann'ın Atlantis, (1912) ve P.Benoit'nın Atlantide (1919) adlı yapıtları bunlardan bazılarıdır.
 Atlantis jeolojide ,büyük bir olasılıkla bir zamanlar Atlas Okyanusunun yerinde bulunduğu varsayılan karalara verilen addır.Wegener kuramını benimseyenler için Atlantis,jeolojik çağlar süresince batıya doğru giderek bugünkü yerini almış Amerika kıtasıdır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Atlantik Savaşı

22/11/2009 · Kategori: atlantik-savasi

II.Dünya Savaşı'nda denizyollarının denetimini ele geçirmek amacıyla İngiltere ve (Aralık 1941'den başlayarak)ABD ile Almanya arasında yapılan savaş.
 Atlas Okyanusu üzerinde süren savaşın ilk evresi,Fransa'nın Haziran 1940'ta düşmesine değin sürdü.Bu dönemde Alman Ticaret gemilerini Atlas Okyanusundan çıkartan İngiliz-Fransız koalisyonu,uzun mesafeli ticaret yollarında oldukça etkili bir abluka gerçekleştirdi.Benelüks ülkelerinin işgali,Fransa'nın düşmesi ve Mayıs-haziran 1940'ta İtalya'nın savaşa girmesiyle,savaşın gidişatı köklü bir değişime uğradı.Norveç'ten çekilirken ve Dunkerque'ü boşaltırken deniz kuvvetleri ciddi biçimde hasar gören İngiltere,tam bu sırada Fransa'nın deniz desteğini de yitirdi.Alman birlikleriyle takviye edilmiş İtalyan deniz ve hava kuvvetleri,Süveyş'e giden en kısa denizyolunu tehlikeli hale getirip sonunda da tamamen kapatarak,ingiliz gemilerini Ümit Burnundan dolaşmak zorunda bıraktılar.Bu olay,ingiliz ticaret gemilerinin toplam yük taşıma kapasitesini hemen hemen yarıya indirdi.tam bu sırada Almanların Manş Denizindeki ve Fransa'nın batı kıyısındaki deniz ve hava üslerini ele geçirmesiyle,kuzey sularında seyreden gemiler daha etkili saldırılara hedef olmaya başladılar.
  Bu kritik dönüm noktasında,resmen savaşa girmemiş olan ABD,Atlantik savaşı'nda daha belirleyici bir rol üstlendi.Verdiği kayıpların yerini doldurması için İngiltere'ye 50 destroyer vererek,bunun karşılığında  Newfoundland,Bermuda ve Antiller'in birçok yerinde  uzun süreyle gemi ve uçak üsleri kiraladı.Ayrıca İzlanda ve Grönland Adasına ABD birlikleri yerleştirildi.
 ABD'nin artık tamamen savaşa girdiği 1942'nin başlarında,Mihver Devletleri Amerikan sularındaki kıyı gemilerine karşı geniş çapta bir denizaltı saldırısı başlattı.Ayrıca Alman denizaltıları Hindistan ve Ortadoğu'ya giden Güney atlantik denizyolları boyunca oldukça etkili harekatlara girişti.Akdeniz'i ulaşıma yeniden açmaya yönelik  Müttefik seferi (1942-43), büyük ölçüde ,Alman denizaltılarıyla dolu sularda gemilerle taşınan malzemeyle yürütülmekteydi.Rus limanları Murmansk ve Arhangelsk'eve Britanya Adalarına yol alan Müttefik konvoyları  yolda şiddetli hava ve denizaltı saldırıları altında çarpışarak ilerlemek zorundaydılar.1942'nin sonunda  açıklanan hesaplara göre,Alman uçak ve denizaltılarının Müttefik gemilerine verdirdiği kayıplar,1917'nin en kötü döneminde verilen kayıpları aşıyordu.Kuzey sularında sürekli olarak bir müttefik deniz gücü bulundurulması da gerekiyordu.Çünkü Almanların dehşet saçan suüstü saldırı gemileri(özellikle süper savaş gemisi "Tirpitz"),1941'de "Bismarck" zırhlısının kısa bir süre başardığı gibi,Atlas Okyanusundaki gemilerin yollarını kesebilirdi.
   Öte yandan,Avrupa'daki Mihver Devletleri saran Müttefik ablukası durmadan daralıyor ve Mihver Devletleriyle denizde yapılan savaşta yavaş da olsa hissedilir bir gelişme kaydediliyordu.Konvoy sistemi daha fazla ve daha iyi donanımlagüçlendirilip genişletildi..Özellikle ABD tersanelerinde eşi görülmemiş bir hızla yürütlen gemi yapımının,kayıplara yetişip bu sayıyı aşmasına karşın,kayıplar hala tehlikeli boyutlardaydı.Mihver ülke limanlarına ve sanayi merkezlerine yapılan saldırılar,Almanya'nın denizaltı ve uçak yapım ve onarım kapasitesini giderek azalttı.Kazablanka va dakar'daki Fransız deniz üsleri de dahil hemen hemen bütün Batı Afrika limanlarının ele geçirilmesiyle,Mihver savaş gemileri güney sularındaki son sığınaklarından da yoksun kaldılar.Bütün bu önlemler sonucunda Atlas Okyanusundaki Müttefik kuvvetler,Mihver Devletlerin,Amerikan ordularının ve malzemesinin Avrupa ve Kuzey Afrika'ya geçişini önleme,İngiltere ve Rusya'ya ikmal ulaşımını engelleme ve Avrupa'daki Müttefik ablukasını kırma çabalarını boşa çıkardı.


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Büyük İskender

7/11/2009 · Kategori: Buyuk Iskender

Büyük İskender, adı Doğu efsanelerinde yaşayan, o zamanki dünyanın yarısını 13 yılda fethetmiş, Pers İmparatorluğu'nun güçlü ordularını yenmiş, M.Ö. 336-323 yılları arasında Makedonya kralı ve tarihteki en büyük komutanlardan biri.

Tarihin gelmiş geçmiş en ünlü atı sayılan Busefalus, satılmak üzere Kral Filip'e getirildiğinde, en usta biniciler bile hayvanı yatıştırmak için boşuna uğraştılar, Genç prens Iskender, bunun üzerine hayvanı yularından tutarak güneşe çevirerek gölgesinden ürkmesini önleyerek sakinleştirdi ve azgın ata egemen oldu. Kral Filip bunu görünce "Oğul" diye seslendi; "Sen kendine layık bir krallık kurmaya bak , çünkü Makedonya senin için pek ufak." Kralın sözleri adeta bir kehanet niteliğindeydi, çünkü azgın ata hakim olamayı beceren genç prens, aradan yirmi yıl bile geçmeden, Iran'ı da fethedecek ve Doğu'da çok büyük bir imparatorluk kuracaktı

Kral Filip, M.Ö. 356'da, parlak bir askeri başarı kazandığı sırada, üç ayrı haberciden, üç ayrı haber almıştı. Ünlü kumandanlarından Parmeinon, savaştaİlliryalıları altetmişti; atlarından biri Olimpiyat Oyunları'nda zafer kazanmıştı ve karısı Olempia, oğlu İskender'i dünyaya getirmişti. Kahinler krala, yeni doğan oğlunun savaşlarda yenilmek nedir bilmeyen bir komutan olacağını söylediler.

Genç İskenderin öğretmenleri arasında ünlü düşünür Aristo da vardı. Aristo'da aldığı eğitimin, İskender'in kişiliğinin oluşmasında büyük etkisi oldu. Genç prens, savaş sanatını iyice öğrenmişti. İlyada'nın bir kopyasını başucundan hiç eksik etmezdi.

Savaş alanlarında ilk başarılarını kazandığında henüz 16 Blocks yaşında bir delikanlıydı. Babası seferdeyken ayaklanan Medyalıların üstüne yürümüş, şehirlerini yerle bir etmişti. M.Ö. 338 yılında Eski Yunan'ın en kuvvetli iki devleti olan Atina ve onun müttefiki Thebes'e karşı kazanılan Keronea Savaşı'nda da Makedonya ordusuna İskender komuta ediyordu.

Kral Filip, suikaste kurban gidip öldükten sonra kral olduğunda İskender, henüz yirmi yaşına bile varmamıştı. Filip, yetenekli bir yönetici ve usta bir askerdi. Fakat sarayında dönen entrikalara engel olamamıştı. Eşi Olimpia'yı saraydan uzaklaştırmış, Kleopatraadında Makedonyalı bir kızla evlenmişti. Düğün sırasında, gelinin amcası Attalos içkiyi fazla kaçırıp sarhoş olunca, soyluları, tahta 'meşru bir veliaht' kazandırmaları için tanrılara dua etmeye çağırdı. İskender, bunun üzerine annesine hakaret eden adamın suratına öfkeyle şarap kadehini atmış, kendisini kaybeden Filip de oğluna hançer çekmişti. Ancak sendeleyip düştü ve bir şey yapamadı.

Babasının öldürülmesinde İskender'in parmağı olduğunu ileri süren tarihçi ve yazarlar da vardır; fakat bu suçlamayı doğrulayacak sağlam ipuçları yoktur. Annesinin komploya karışmış olması daha akla yakın gelmektedir. Ayrıca Olempia'nın, Kleopatra'ya, intihar etmesi için emir verdiği bilinmektedir. Kleopatra'nın dünyaya getirdiği çocuk da tanrılara kurban edilmiştir.

Tahta geçtiği zaman henüz yirmi yaşında bile olmayan İskender, öldüğü zaman da daha otuz üç yaşındaydı. Fakat aradaki on üç yıl boyunca öylesine parlak ve büyük fetihler gerçekleştirdi ki, ihtişamı yirmi üç yüzyıl boyunca dilden dile dolaştı.

Tahta çıktığında, Trakya'da, Thebes'te, İlirya'da ve Teselya'da kargaşa vardı. İskender, duruma hemen el koydu. Teselyalıların üzerine yürüdü ve kansız bir zafer kazandı. Yalnız Teselya'yı almakla kalmadı aynı zamnda diğer Yunan devletlerinin de arasını buldu. Bunun üzerine Korent'te toplanan kongre, babası zamanında tasarlanan Asya'nın fethini gerçekleştirmek için Yunan ordularının baş kunamdanlığına İskender'i getirdi.

İskender, Korent'te bulunduğu sırada ünlü düşünür Diogenes'le tarihe geçen konuşmasını yaptı. Genç kral, düşünüre kendisinden bir şey istemesini söyleyince, Diogenes, "Gölge etme başka ihsan istemem" karşılığını verdi. İskender'in bunun üzerine dostlarına, " İskender olmasaydım Diogenes olmak isterdim" dediği rivayet edilir.

İskender'in, Pers İmparatorluğu üzerine sefere çıkmasından önce başkaldıran Trakyalılara bir ders vermesi gerekiyordu. Trakyalılar, Şipka diye bilinen geçitte savunmaya geçmişlerdi. Makedonyalılar'ın ise buradan geçmeleri gerekiyordu. Trakyalılar, savaş arabalarını istilacıların üzerine yuvarlamak için doruklarda toplanmışlardı. Fakat İskender'in kullandığı taktik, bu tehlikeyi kolayca ortadan kaldırdı; Piyadelerine safları iyice açarak ilerlemeleri emrini verdi. Böylece arabalar yuvarlanarak bu boşluktan geçip gitti. Taktik başarılı oldu ve geçit ele geçirildi. Böylece, o zamanlar İster diye anılan Tuna'ya kadar ilerledi ve kuzey kıyısını aştı.

Asya'nın fethi

Pers kralı Darius, Thebes halkını Makedonyalı'lara karşı ayaklanmaları için kışkırttı. İskender şehre yürüdü ve 6.000 kişilik nüfuzu kılıçtan geçirdi. Korent Birliği, şehrin yerle bir edilmesi ve kadınlarla çocukların köle olarak satılması kararını aldı. Böylece isyancılar, oldukça ağır bir cezaya çarptırılmış oldu. Thebes ile Yunan devletleri arasında barışın sağlanmasıyla, İskenderin Avrupa'daki işi bitti ve gözünü Asya'ya çevirdi.

İskender hayatının büyük bir bölümünü Asya'da geçirdi. Askerleriyle birlikte konakladığı yerlerde yalnız bir ordugah değil, aynı zamanda Yunan uygarlığını buralara taşıyarak kültür ve sanat merkezleri de kuruyordu.

İskender, 30.000 piyade ve 5.000 süvariden oluşan ordusuyla M.Ö. 334'te Helespon'u ( bugunkü adıyla Çanakkale Boğazı) aştı.Granikos nehrinde büyük bir Pers ordusuyla karşılaştılar. İskender, savaş arabasının içinde, miğferinin iki yanındaki beyaz tüyler nedeniyle kolayca tanınıyordu. Bu yüzden ani bir saldırıya uğradı. Ama arkadaşı Kleitus, komutanının imdadına koştu ve kılıcını ustaca kullanarak İskender'in hayatını kurtardı. Daha sonra İskender Kleitos'u kılıçla vurarak öldürecekti. Yolu üzerinde geçtiği bütün şehirler ve kaleler düşüyordu. Frigya topraklarından geçerken, Gordiyon'da (bugünkü Sakarya nehri civarlarında olduğu sanılan Frigya kenti) ünlü kördüğümü kılıcıyla keserek çözdü. Eski bir inanca göre, bu düğümü çözen, Asya'ya egemen olacaktı.

İskender, mola verdikleri bir sırada serinlemek için Sindus ırmağına girdi fakat üşüterek ateşlendi. Hayatından umudun kesildiği bir sırada, Akarnania'lı Filip adında biri ortaya çıktı ve kralı iyi edecek ilacı hazırlayabileceğini söyledi. İlaç hazırlanırken çıkagelen bir haberci, Darius'un, İskender'i zehirlemek için Filip'i gonderdiğini söyledi. Kral mektubu okuduğu sırada şifacı Filip de yanına girdi. İskender, uzatılan kupayı alırken mektubu da Filip'e uzatarak "Oku!" dedi ve kupanın içindeki ilacı bir dikişte içti. İskender, gösterdiği güvenin karşılığında kısa sürede iyileşip ayağa kalktı.

Kendisine "Büyük" lakabı takan Darius, kendisini dünyanın en büyük hakimi sayıyordu. Bütün batı Asya ve Mısır onun egemenliği altındaydı. Darius'un ordusu İskender'inkinden beş kat daha güçlüydü. Ne var ki sayıca üstün olmanın, ustalık ve disiplin karşısında pek anlamı olmadığı çabuk anlaşıldı. İki ordu bugünkü İskenderun yakınlarındaki İssos yaylasında karşı karşıya geldiler. İskender'in ordusu kesin bir zafer kazandı. Darius ise ailesini bile savaş alanında bırakarak kaçtı.

İskender, tutsak kadınlara, toplumsal durumlarına uygun davranılması emrini verdi.

Darius, İskender'in teslim olma teklifini reddetti ve bunun üzerine İskender, İran'a ilerleyip Darius'un işini bitirmeye karar verdi. Fakat daha önce Suriye'nin üzerine yürüdü. En çetin direnişle, bir liman şehri olan Tire'de karşılaştı. Kanlı bir kuşatma sonucunda Tire kalesi de düştü.

Daha önce Filistin ve Mısır da işgal edilmiş, İskender adını ölümsüzleştiren ve kendi adını taşıyan büyük İskenderiye şehrini kurmuştu. Mısır ve Suriye'nin yeni efendisi, M.Ö. 331'de Tire'ye geri dödü ve İran'a yapılacak olan seferin hazırlıklarına başladı. Darius, bir milyon olduğu söylenen ordusuyla İskender'i karşıladı. Makedonyalıların ordusu ise 50.000 kadardı. Ninovayakınlarındaki Arbela'da başlayan savaş, İskender'in zaferiyle sonuçlandı. Darius, bu sefer de savaş alanından kaçmayı becerdi. Fakat o zamana kadar tarihin en büyük imparatorluğu olarak bilinen Pers İmparatorluğu'nun kaderi çizilmiş oldu. Babil ve Susaşehirlerinin kapıları Büyük İskender'e açıldı. Daha sonra, dünyanın en zengin şehri olarak bilinen başkent Persepolis de İskender'in egemenliği altına girdi.

İskender, Darius'u yakalamaya çalışsa da, Darius hainler tarafından yaralandı ve hastalanarak öldü. Ölmeden önce İskender'e, ailesine cömert davrandığı için teşekkür etti.

Birkaç ay sonraki, Sogdian kayalığının fethinden sonra, o zamana kadar kadınlarla pek ilgilenmemiş olan İskender, buranın kralıOksiyartes'in kızına aşık oldu ve ülke geleneklerine uygun olarak evlendiler.

Hindistan'ın fethi

İskender, o zamanlar pek az tanınan Hindistan'ı fethetmeyi düşlemeye başladı. Ele geçirdiği topraklardan topladığı askerlerle gelişmiş bir ordu kuran İskender, M.Ö. 327 yazında Bak-triane'den ayrıldı. İndus nehrini aşınca, Porus adlı Raca'nın ordusuyla savaştı ve sonunda düşmanını esir aldı. Tutsağa nasıl davranılacağı sorulduğunda İskender, "Kral gibi" karşılığını verdi. Porus'a topraklarını geri vererek, devleti Makedonya'nın egemenliğine aldı.

İskender'in, Hindistan'da daha fazla ilerlemesini engelleyen şey, Makedonyalı savaşçılarının artık kılıç sallamaktan yorulmaları ve ana vatanlarına geri dömek istemeleri oldu.

Büyük İskender, M.Ö. 323'te, büyük bir şölenden sonra hastalandı ve birkaç gün içinde de Babil sarayında 33 yaşındayken öldü.

İskender'in, dünyanın en büyük askeri dehaları arasında sayılmasının yanı sıra, Yunan medeniyetinin yayılmasında ve Helenistik uygarlığın yükselmesinde de büyük payı vardır.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kristof Kolomb

7/11/2009 · Kategori: Kristof Kolomb

Kristof Kolomb (1451 Cenova, İtalya - 20 Mayıs 1506 Valladolid, İspanya)

 

Cenovalı denizci ve kaşiftir. 1492'de Atlantik Okyanusu'nu aşarak Kuzey Amerika'ya ulaşan ilk Avrupalıdır. Bu yolculuğunu İspanyol bayrağı altında yapmıştır.

 

Amerika'yı keşfetmeden önce, Osmanlı Devleti dahil, tüm güçlü devletlerden yardım istemiştir fakat kimse destek vermek istememiştir. Sonunda İspanya, Kolomb'a yardım etmeyi kabul etmiştir.

 

Kristof Kolomb, Amerika kıtasının bulunmasına ve Avrupa’ya açılmasına öncülük etti. Bununla birlikte yeni kıta adını Kolomb’la aynı dönemde yaşamış ve 1497 ya da 1499’da Güney Amerika’ya ulaşmış olan Amerigo Vespucci adında bir İtalyandan aldı.

 

Daha 11. yüzyılda Norveçli Leif Eriksson Kuzey Amerika kıyılarını dolaşmıştı, ama tarihte Amerika’nın keşfedilmesinin onuru Kolomb’a aittir. Ne var ki, Kolomb yepyeni bir kıta keşfetmiş olduğunun farkına varamamıştı. Onun amacı doğudaki baharat ve ipek gibi değerli malların batıya getirilebileceği güvenli bir ticaret yolu bulmaktı. 12 Ekim 1492’de Bahama adalarından birine çıktığında da bu düşüncesini gerçekleştirmiş olduğunu sandı. Amerika kıtasını bulan Kristof Kolomb,yepyeni bir kıta keşfettiğinin farkına varamamıştı.

 

Kristof Kolomb İtalya’nın Cenova limanında yaşayan yoksul bir dokumacının oğlu olarak dünyaya geldi. Avrupa’nın en işlek limanlarından biri olan Cenova’da tüccarlar çeşitli ülkelerle ticaret yapıyor, karayoluyla Hindistan’dan ve Uzakdoğu’dan gelen pamuk, kumaş ve baharattan başka İngiltere açıklarında avlanan balıkları da kurutulmuş ve tuzlanmış olarak satın alıyorlardı. Kristof Kolomb büyük bir olasılıkla Marko Polo’nun Çin gezisi anılarını okumuş, Leif Eriksson’un yüzyıllar önce yaptığı gizemli deniz yolculuğunun öyküsünü dinlemişti.

 

Gençliğinde Akdeniz’in doğusuna bir deniz yolculuğuna çıkan Kolomb,baharat ve ipek ticaretinin nasıl yapıldığını öğrenme olanağı bulmuştu. Daha sonra 1476’da kuzeyde İngiltere’ye ve İzlanda’ya kadar gittiği sanılmaktadır. Bu yolculuktan dönüşünde Portekiz’in başkenti Lizbon’a taşındı. O çağda bile hala Dünya’nın dümdüz olduğuna inanan birçok insan vardı.Kolomb ise Dünya’nın küre biçiminde olduğu düşüncesindeydi. Kolomb çeşitli Dünya haritalarının çizimine yardımcı oldu. Bu harita ve çizimlerde Dünya gerçekte olduğundan çok daha küçük, Asya ise çok daha büyük gösteriliyordu. Kolomb Asya’nın doğuya doğru çok fazla uzandığını, bu yüzden de İspanya’dan yola çıkıp batıya doğru yol alarak oldukça kısa bir zamanda Hindistan’a varabileceğini düşündü. Hindistan’ın uzaklığını da hesapladı; Hindistan’ın bulunduğunu sandığı yer aşağı yukarı Amerika’nın bulunduğu yere denk geliyordu.

 

Böyle bir yolculuğu tasarlayan ilk insan Kolomb değildi, ne var ki, o zamanki gemilerin küçüklüğü ve yeterli donanıma sahip olmayışı yüzünden böylesine uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmayı kimse göze alamıyordu. 1480’de artık deneyimli ve kendine güvenli bir denizci olan Kolomb ise Hindistan’a kısa sürede ulaşabileceğini kanıtlayacak bir keşif gezisine önderlik edebileceğine inanıyordu.

 

Bu yolculuk için gerekli gemileri ve parayı ancak İspanya ve Portekiz hükümdarları sağlayabilirdi. Kolomb ilk önce Portekiz Kralı 2 Joao’ya başvurduysa da önerisi reddedildi. İspanya’nın önemli bir bölümü Magripliler’in altındayken tahta çıkan Fernando ve Isabella ise Kolomb’u içtenlikle kabul ettilerse de, ülkenin içinde bulunduğu kargaşa yüzünden ona yardımcı olamadılar.

 

Kolomb haritacılık yapan kardeşi Bartolomeo’yla birlikte İngiltere ve Fransa krallarına başvurdu. Ama bu iki kraldan da yardım alamadı. Sonunda ilk başvurudan yedi yıl sonra İspanya kraliçesi Isabella, Kolomb’a yardım edeceğini bildirerek ona amiral ünvanı verdi.

 


Not: Amerika’da Ekim ayının ikinci Pazartesi günü, 1492 yılında Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb’u anmak amacıyla Columbus Günü olarak kutlanır.

Alıntıdır

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Rönesans

7/11/2009 · Kategori: Ronesans

Rönesans "Yeniden doğuş" anlamına gelen bir süreçtir. 15. yüzyılda başlayan bir süreç, aynı yüzyıl içinde bütün Avrupa'ya yayıldı. Bu yenilikte, Roma ve Grek başarılarının yeniden cezalandırılması istemi vardır. Rönesans şu temel anlayışlara dayanıyordu. 

1)Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir,

2)İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük başarılar elde edebilir,

3)İnsanın sürekli faal olması şerefli birşeydir ve

4)Gerçek güzeldir. Bu anlayışlara bağlı olarak da yaşadığımız dünya o kadar ilgi çekici bir yerdir ki, başka dünyaları düşünmenin hiçbir anlamı yoktur anlayışı hakimdir.

Rönesans döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en karlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri 
sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; Floransa,VenedikİngilterePortekizHollanda gibi küçük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.

Nihayet 11. yüzyılın sonundan itibaren başlayan 
Haçlı Seferleri sırasında Avrupalılar Müslüman ülkelerdeki parlak medeniyetle ilk defa karşı karşıya geldiler. Daha sonra bu medeniyet Endülüs Emevileri vasıtasıyla Avrupa’ya geçti. İslam alimlerinin fen sahasında verdiği eserler Avrupa dillerine çevrildi ve okutuldu. Böylece batıda ilmi sahada ilerleme ve teknik gelişmelerin temeli atılmış oldu.

Avrupa’da sanat ve bilimin geliştirilmesi, canlandırılması için girişilen ve daha sonra Rönesans adı verilen asıl hareket ise 1453’te 
İstanbul’un fethini müteakip ilk defa ciddi bir şekilde İtalya’da ortaya çıktı. Hareketin öncülüğünü İtalya’nın yapmasının en önemli sebepleri şunlardır:

1. 
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethettikten sonra, isteyen bilim adamlarının İtalya’ya gidebileceklerini bildirmesi: İslam medeniyeti ve ilmi hareketleri hakkında en fazla bilgiye sahip bulunan bu Bizanslı alimlerin bilim ve sanat alanında yaptıkları çevirmeler ve yazdıkları eserlerin yayınlanması sonunda İtalya’da yaşayan insanların bilgi ufukları genişledi ve derinleşti.

2. Doğu dünyası ile en çok İtalya gemicilerinin münasebette bulunmaları ve bunların 
İslam ülkelerindeki zenginlik, refah, nizam, intizam, adalet ve iman hürriyetini her vesileyle dile getirmeleri.

3. Ortaçağ Avrupa’sında en zengin memleketin İtalya olması: İtalya’da bulunan
CenovaVenedikPiza ve Floransa şehirleri Haçlıları barındırmaktan ve baharat ticaretini ellerinde tutmaktan dolayı dünyanın en zengin şehirleri haline gelmişlerdi. Zamanla bu şehirlerde devlet idaresi tüccar prenslerin veya sadece tüccarların eline geçti. Bu zenginler de aynen İslam ülkelerinde şahit oldukları uygulamalara benzer olarak şairleri, sanatkarları, fikir adamlarını himayeye ve teşvik etmeye başladılar.

Rönesans üzerinde derin araştırmalar yapan Burkhard: “Rönesans insanın keşfedilmesidir.” demektedir. Gerçekten de ortaçağda Avrupa’da insanın hiçbir kıymeti yoktu. Engizisyon mahkemelerinde yüzbinlerce insan haksız yere ve çok defa sırf servetlerini ele geçirebilmek için öldürüldü. Papazlar çeşitli menfaatler karşılığında günahları affediyorlardı. Hatta Cennetten yerler satıyorlardı. Mantık ve insani esaslar kaybolmuştu. İslam alimlerinin kitaplarını okuyarak dünyanın döndüğünü ilan eden 
Galile ve daha pekçok düşünür çeşitli işkenceler görmüş pekçoğu öldürülmüştür. Bu itibarla Rönesans hareketi ilim ve teknikteki ilerlemenin yanısıra insan ve tabiat sevgisini de beraberinde getirdi. Rönesansın öncüleri, sanat faaliyetlerinin yanısıra edebiyat, tarih ve arkeolojiye de önem verdiler. Resim ve tasvir anlayışı gelişti. Mimaride gotik tarzı terk edilerek barok verokoko üslubu geliştirildi. Rönesans mimarlığının başlıca özellikleri ölçü, sadelik ve tabiiliktir.

Bu şekilde İtalya’da başlayan Rönesans hareketi kısa zamanda bütün Avrupa’da yayıldı. Rönesans daha ziyade Fransa’da sanat; Almanya’da dini tablo ve resimler; İngiltere’de 
edebiyatİspanya’da resim ve edebiyat alanında gelişti. İtalya’daki rönesans hareketinde eski Yunan ve Roma ediplerinden Tacitus,SophoklesDomostenPlatonÇiçeron ve Virgil’in eserleri tekrar ortaya çıkarıldı. İtalyan fikir adamı ve yazarlarından Machiavel (1469-1530), Ariosto (1474-1535),Tasso (1544-1595) yetişip eserler verdiler. Machiavel’in Hükümdar adlı eseri meşhurdur. Ressamlardan Rafael (1483-1520) aynı zamanda heykeltraş, mimar ve edebiyatçı da olan Leonardo da Vinci (1452-1591), Mikelanj (1475-1564) bu devirde İtalya’da yetişen sanatkarlardır. Fransa, edebiyat ve fikir sahalarında İtalya’yı geçerek; Ronsard (1525-1585), Montaigne (1533-1592), Rabelais (1495-1555), mimarlıkta Louvre Sarayını yapan Pierre LoscotTuileries Sarayını yapanJean Bullant, resimde de François Clouet yetiştiler. Fransız krallarından I. François (1515-1547) zamanında Collège de France kuruldu. Almanya’da daha çok dini alanda değişiklikler oldu. Almanya’da hümanizm akımında Erasmus(1467-1536), Röklen (1452-1522), Luther (1483-1546), resimde Albrecht Dürer(1471-1528) yetişti. İngiltere’de tiyatro sahasında eserleriyle tanınan Şekspir(1564-1610), İspanya’da Donkişot yazarı Cervantes (1547-1616), ressamVelasquez (1599-1660), Hollanda’da ressam Rembrand (1607-1669), Polonya’da İslam alimlerinden sonra Avrupa’da ilk defa dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen Kopernik (1473-1543) yetiştiler. Rönesans devrinde yapılan eserler Avrupa’da hala mevcuttur. Ressam ve heykeltraşların tablo ve heykelleri müzelerde bulunmaktadır.

Alıntıdır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::